Hayatın anlamı…

Düşündü, düşündü, düşündü…

Cevaplarını veremediği soruları sormaktan kendi de sıkılmıştı. İnsanların manasız hareketlerine bir sebep aramaktan ziyadesiyle yorulmuştu. Öğrendiği şeyler de daha fazla mutlu etmiyordu zaten. Sanki, hayat anlaşılmamak üzere yemin etmiş, eşrefi mahlukatın körlüğünden geriye sadece mahlukat kalmıştı. Her şey normalmiş gibi gözükürken, gitgide hayatı monoton bir rutine giriyor, her zaman yapmaktan zevk aldığı şeyler artık aynı tadı vermiyordu. İçtiği sigaranın üflediği dumanı bile alay edercesine havada kıvrılıp, gözünün içine girmeyi başarıyordu. “Lanet olası gavur sigarası!” diyerek, bir hışımla sigarayı kül tabağında ezdi. Beş çalışma masası genişliğindeki odasında iki tur attıktan sonra yatağına uzandı. Dünyayı daha yaşanılabilir bir hale getirmek için hevesi kalmamıştı.

Her geçen gün biraz daha umutları tükeniyor, hayalleri gözlerinin önünden tek tek yitip gidiyordu. Bu saçma düzeni değiştirmek için çok az enerjisi kaldığının farkındaydı ve artık hayatının son saniyesini görmek için sabırsızlanıyordu. Birden ayağa kalktı. “Ben bu değilim” diyerek titredi ve kendine gelmeye çalıştı. Bunca derdi, sıkıntıyı yatağında ecelini beklemek için çekmediğini haykırdı. Yaşadığı her anın başka bir başlangıç olduğu gerçeğiyle birlikte mücadele etmesi gerektiğini zor olsa da, idrak etti.

Hayatında yalnızlığından başka elle tutulur bir şeyi yoktu. Dünyanın başlıca problemlerini çözmek için katıldığı teknoloji yarışmasından kazandığı milyon dolarlarını, Şizofreni Dayanışma Derneğine bağışlamak için bir kenarda tutuyordu. İlk defa bir karar alırken uzun uzun düşünmedi ve hemen o parayı hayatın anlamına yapacağı uzun deniz yolculuğu için kullanmaya karar verdi. Çantasını kaptığı gibi pijamalarıyla sokağa fırladı. Gördüğü ilk taksiyi çevirdi ve limana sürmesini istedi. Herhangi bir hazırlık yapmasına gerek yoktu. Issız bir adaya düşerse yanında bulunması gerekenler zaten çantasında mevcuttu. Bunlar; bir adet işaret fişeği, bir adet uydu telefonu ve yalnızlığıydı.

Limanda okyanusun devasa dalgalarıyla başedebilecek bir tekne aramaya başladı. Bu sırada, insan ilişkilerinde vücut kimyası üzerine yaptığı araştırmasını bitirmek için uluslararası sulardaki bağımsız adalara gitmek isteyen bir akademisyenle tanıştı. Akademisyen, insan ilişkilerinindeki temel özellikleri gözlemlemek için insanların doğal ortamlarında incelenmesi gerektiğini savunuyordu. Amacı; insanlar arasındaki gözle görülemeyen kimyayı çözüp, dünyadaki savaşları son vererek, mutlak refah ortamını sağlamaktı. Adam bu düşünceyi çok beğendi ve hayatın anlamını bulmada kendisine yardım etmesini istedi. Limanın en köşesinde demir atmış vaziyette bekleyen “Âb-ı Hayat” isimli yelkenli tekneyi satın alıp, iplerini çözdüler. 27 metrelik teknenin motoru ve pusulası dışında doğru düzgün çalışan bir parçası yoktu. Tekne, dümenin hidrolik borusunda hava kaldığından dolayı on tür döndürdükten sonra anca yola geliyordu. Buna rağmen kararlı bir şekilde denize açıldılar.

İlk haftanın sonunda pusula, ikinci haftanın sonunda da motorlardan biri bozuldu. Tahminen büyük okyanusun ortalarında bir yerlerdeydiler. Adam, yıldızlara bakarak bir anlam çıkarmaya çalıyor, akademisyen ise, dümeni kontrol edip, tekneyi sabit bir rotada tutmak için çabalıyordu. Tam bu sırada amansız bir fırtına koptu. 27 metrelik koca tekne, okyanus dalgalarından savrularak adeta bir oyuncak gibi gözüküyordu. Bu da yetmezmiş gibi, normalde sakin sularda yüzen yaşlı siyah bir balina sürüden ayrılmış, fırtınanın ortasında yunus gibi bir dalgadan diğerine giriyordu. Adam ve akademisyen gördüklerine inanamadılar. Muazzam büyüklükteki siyah balina bir uçak gibi dalgalarla birlikte üstlerinden geçiyordu. Nihayet, beklenen korkunç olay gerçekleşti ve yaşlı siyah balina kuyruğunun darbesiyle 27 metrelik tekneyi ikiye böldü. O gece yarısı her şey, okyanusun tam ortasında dev dalgalar ve yaşlı siyah balina ile hayatın anlamı sorgulanamayacak kadar açık ve net gözüküyordu. Her şey sona ermiş, hayat onları beklemedikleri bir yerde ve beklemedikleri bir zamanda yapayalnız bırakmıştı. Hayatın anlamı olsa olsa bu olmalıydı.

Adam, gözlerini açtığında kendini sahilde baygın bir şekilde buldu. Gün henüz ağarmamıştı. Etrafdaki sessizliği bozan tek şey, sahile vuran dalgaların çekilmesiyle duyulan duygusuz hışırtıydı. Bu duygusuz ses ona hala yaşadığını hissettirdi. Ardından şuursuzca doğruldu ve ortamı anlamaya çalıştı. Geceleyin akıntı adamı bu ıssız adaya sürüklemişti. Hayatta kalmasını sağlayan da, can yeleği görevi gören sırt çantasıydı. Aklına ilk uydu telefonu geldi. Hemen çantasını açıp, uydu telefonunun çalışıp, çalışmadığını kontrol etti. Telefon çalışıyordu. Hemen rehberdeki numaraları aramaya başladı. Fakat aradığı numaralar ya çalmıyor ya da çalsada açan olmuyordu. Çünkü o dünyanın bir ucundaydı ve aradığı yerdeki insanlar henüz uyanmamışlardı. Zaten telefona cevap verseler bile adam korku, telaş, heyecan ve stresten dolayı konuşamıyordu. Toparlanıp, kendine gelmeli ve acilen durumunu çözümlemeliydi. Yine cevapsız sorular zihninde belirmeye başladı. Akademisyen nerede? Ben neredeyim? Burası neresi? Ne yapmalıyım? Ne yapabilirim? Durup beklemeli miyim? O anda güneşin açtığını gördü. Kalbi yavaşladı ve nefesi normale döndü. Artık daha akılcı, mantıklı kararlar alabilecek durumdaydı. Tüm cesareti ve yalnızlığıyla sahilin kıyısından ormana girdi. Artık çenesi titremiyordu. İhtiyacı olan tek şey tuzlu suyun boğazında bıraktığı acı tadı götürücek tatlı suydu. Bu yüzden su aramaya koyuldu. O lanet olası hayatın anlamını bulmaya kararlıydı ve yalnızlığı da onu bulana kadar peşinden gelmek zorundaydı. Birden çalılıkların arasından bir titreşim duydu. Çalılıklara doğru yöneldi. 3 adım sonra gördüklerine inanamadı. Yerlilerden oluşan bir kabile savaş pozisyonunda kendisine bakıyordu. Adam panikledi. Nutku tutuldu. En iyisi susarak ölü taklidi yapmak diye düşündü. Fakat kabiledekiler ölü taklidini yutucakmış gibi durmuyorlardı. Bir sessizlik oldu. Yerliler başlarını öne eğerek yanlara doğru çekilmeye başladılar. Ortalarından kabilenin şefi kendini gösterdi. Sadece gelişinden değil, aynı zamanda vücudundaki kırmızı boyalar üzerine beyaz boncuklu süslemelerden de onun şef olduğu anlaşılıyordu. Şef, adama yaklaşmasını işaret etti. Adam, her adım attığında kabile üyelerinden değişik sesler yükseliyor, konuşmalara anlam veremiyordu. Kabile üyelerinin en cesur savaşcısı durumu farketti. Biraz ileride yaralı yatan aslana yardım etmesini işaret etti. Adam korkmasına rağmen temkinli bir şekilde aslana yaklaşmaya başladı. Sonra kabileye dönerek,”Eğer bana nasıl yardım edeceğimi söylerseniz, ben de ona göre yaklaşabilirim.” minvalinde işaretler yaptı. Kabile onu anlamadı ama zararsız olduğunu hissettiler. Sonra adam, kabile ortamında şefin gözüne girmek ve üyelerle yakınlaşmak için ateş yakmaya çalıştı. Fakat hayatın anlamını bulmak için 2 haftadır açık denizde olması ve inanılmaz bir macera atlatmasından dolayı daha fazla hareket edecek mecali kalmamıştı. Olduğu yerde düşüp bayıldı.

Gözlerini tekrar açtığında şefin çadırındaydı. Şef bir kadındı. Herkese çadır inşa etmesini öğrettiği ve yardım ettiği için yerliler kendi demokrasi anlayışlarıyla kadını şef seçmişlerdi. Bu kabilede şef olmak güce değil, bilgiye ve beceriye bağlıydı. Şef bilgi ve becerisinin yanı sıra sağlıklı bir kadındı. Şefin hareketlerindeki rahatlık ancak bişeyleri anlamasından dolayı olabilirdi. Çünkü kabiledeki herkes hayatından memnun ve huzurlu gözüküyordu. Kimse neden kabilede olduğunu veya yerli olduğunu sorgulamıyordu. Hayat burada sinekler ve mandalinalarla yaşanılabilir gözüküyordu. O zaman adam, bir şey yapıp kabileyi kazanabilirse, burada yaşabileceğini düşündü. Ama bunu yaparken çok dikkatli olmalıydı. Çünkü, eğer yerliler bu durumda bir terslik sezerlerse, sonu kazanda pişirilmek olabilirdi. Adam düşündü, düşündü, düşündü… Derdini rastgele dans hareketleriyle anlatmaya karar verdi. Yerliler gece olunca ateş etrafında yemeklerini bölüşürken, birden bire ortaya fırladı ve dansını göstermeye başladı. Adam dans ederken, bazen susmuş gibi öyle duruyor, bazen komik bir şekilde zıplıyor, bazen de değişik anlamsız figürler yapıyordu. Yerliler bu dansı çok sevdiler. Ardından hep beraber kol kola girip ateş etrafında bir sağ ayaklarını, bir sol ayaklarını sallayarak dönmeye başladılar. Sef ve yerliler, adamı bu dansından dolayı bir kez daha sevdiler ve onlarla yaşamasına izin verdiler.

Akademisyenin akıbeti ne oldu hiçbir zaman bilinemedi. Kazadan kurtulup, kurtulamadığı, eğer kurtulduysa, araştırmasını bitirip bitiremediği cevapsız sorular arasında yerine aldı. Fakat adam hayatın anlamını bulmuş ve anlamış oldu. Adama göre hayat, başı ve sonu belli olan bir zamanı mümkün olduğu kadar kendine ve etrafındakilere yararlı bir şekilde geçirmekmiş. Yalnızlık da, hayatın anlamının olmaması durumuymuş.

Maria

Maria
Maria

Uzun zamandır bu an için bekliyordum. Hadi başlayalım!

İlk karakterimiz, yan karakterlerden bir kadın olsun. Hikayede önemli bir rolu olmasa da, hikayenin sürükleyiciliği açısından kilit bir role sahip olsun. Başta önemsiz sandığımız kadın, aslında bütün olaylar zincirinin tetikleyicisiymiş gibi olsun. Kadın, iyi veya kötü şeklinde sıfatlandırılamasın. Herkes kadında kendinden bir şeyler bulsun. O yüzden karakterimiz sarışın, kumral değil de, esmer olsun. Esmer olması, daha fazla gizem ve genellik katabilir. Daha şimdiden bir çelişki yakaladık mesela… Çok etkili bir karakter olmayacağı için, herkes kadar gizemli, esmer kadın olsun. Bütün özellikleri orta kararda olsun. Yaşı, ne çok genç, ne çok yaşlı olsun. 40 olmasın. 30 da olmasın. Boyu da orta karar olsun. Topuksuz olduğu zaman kısa sayılmasın. Topukluyla omzu geçmesin. Vücudu yaşına göre diri olsun. Türk olmasın. Rus olsun. Ama Amerikan kültürüyle büyümüş olsun. Eğitimi de ortalama olsun. İşletme iyidir. Kültür düzeyini bilemeyelim. Gerçekten zekasının kültürüne oranını hesaplayamayalım. Alakasız biliyorum. Piano çalsın mesela, ama felsefe bilmesin, gibi. Herkes kadar dindar olsun. Hatta biraz daha hafif meşrep bir kadın olacağı için dini karıştırmayalım. Ailesi olmasın. Ailesini terketmiş. Kalabalık bir ailedenmiş. Ailede dışlanınca bulduğu ilk fırsatta evi terketmiş olsun. Aidiyet duygusu olmasın. Kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalan bir tip olsun. Böyle kötü oldu sanırım. Karakteri biraz daha iyileştirmek için haklılık duygusu verelim. İstemediği biriyle zorla evlendirilsin falan. Kadın da bunu kendine yediremesin. Küçük yaştan itibaren hayatı ziyan olmuş psikolojisiyle büyüsün. Haklı yaparken biraz ezik oldu. Olsun. O eziklikten güç alsın. Herkesin yaptığını kendi için bir norm olarak belirlesin. Zaten abuk sabuk bir bölgede büyüdüğü için kendi yaşantısında kendini haklı görsün. Din zaten konuya dahil değil. Siyasi görüşü olmasın. Hayat felsefesi olmasın. Hayattan beklentisi sadece mutlu yaşamak olsun. Fakat bunu kimseyle başarayamacağını düşündüğü için arkadaşlığından maddi çıkar beklesin. Mesleği olmadığı için çok para kazanamasın. Sadece ordan burdan verilen paralarla kendini mutlu etmeye çalışsın. Bu yüzden genelde evli erkeklerle birlikte olsun. Büyüdüğü çevredeki normlara göre, karısını aldatan erkeği kullanmada vicdani bir duygu hissetmesin. Parayı da bu şekilde elde etsin. Ev alışverişi, bazen nakit, akşam yemeği vs. Çocuğu olmasın. Çocuklara, yaşlılara, kimsesizlere, mültecilere yardım etsin. Aslında karakterimiz iyi gibi gözüksün, yaptıklarını küçük iyiliklerle dengelemeye çalışsın. Dolayısıyla iyilik dışında yaptıkları, genellikle dini kurallara veya toplum kurallarına göre kötü sayılabilecek şeyler olsun. Başka ne kaldı? Hee adını unuttuk. Adı da genel yaygın bir şey olsun. Maria iyidir.

Adı: Maria

Doğum yeri ve tarihi: Perm, Rusya, 1978
Kilosu, boyu, fiziksel özellikleri: 60, 1,70 , esmer, uzun saçlı, dolgun vücut hatları,
Vatandaşlığı ve etnik kökeni: Rus
Anne/babasının işi ve mesleği: Çiftçi diyelim
Diğer aile üyeleri: 3 kız 2 erkek kardeş
Eşi ya da sevgilisi olup olmadığı: Evlenip boşanmış bekar
Arkadaşlarının isimleri ve meslekleri: düzenli arkadaşı yok
Sosyal sınıfı: Alt sınıf, kasabalı
Eğitim durumu: Üniversite
Mesleği: yok (işletme)
Maaşı: yok
Toplumsal statüsü: Yardımsever dost, arkadaş
Politik görüşü: yok
Hobileri küçük geziler ve otel konaklamaları
Kişisel özellikleri: Sempatik
Korkuları, kaygıları: Uçak kazası, terkedilmek
Zekası: Ortalama
Duyguları: Şehvet, Şefkat, Pişmanlık
Geçmişteki hayal kırıklıkları: Evlilik
En anlamlı deneyimleri: Ailesini kaybetmesi
Sağlık durumu, fiziksel kapasitesi: Zorlanmadan günlük işlerini halledebilecek durumda
nasıl giyiniyor: Açık ve dikkat çekici
Hayata bakışı: Bir kere dünyaya geliyoruz. Bu bizim için bir nimet. Sonra pişman olmamak için şimdiyi yaşamalıyız.
Ölüme bakışı: Ölümden korkuyor.
Hayat felsefesi: yok.

 

İlk karakterimiz Maria oldu. Karakter konusunda fikirlerinizi lütfen yoruma ekleyin…

Ben Deliriyum…

Düşünen Adam Kıvo

Düşünüyorum ve yazmaya başlamak için şöyle afilli bir cümle bulamıyorum. Yazılarımı yazmadan önce giriş, gelişme ve sonuç şeklinde tasarlamak istemediğim için gelişigüzel aklıma ne gelirse yazıyorum. Böylesi daha çok hoşuma gidiyor çünkü. Sanki düşüncelerimi kelimelerde görüyormuş gibi hissediyorum… Sanırım bir belgeselde izlemiştim. Tam olarak hatırlayamıyorum. Adamın biri, beynindeki bir problemden dolayı hiçbir şeyi unutmuyormuş. Belgeselde 50 yaşlarında gibi duran adam, hala çocukken okuduğu kitabın satırlarını kelime kelime hatırlıyormuş. Bazen hiçbir şeyi unutmamak, daha doğrusu unutamamak ona o kadar büyük acılar veriyormuş ki, unutmayacağını bildiği halde aklına gelen her şeyi bir kağıda yazıp, yakıyormuş. Kendini iyi hissettiriyormuş. Ben unutuyorum çok şükür. Unutamama gibi bir durumu kendimde hayal etmek bile istemiyorum. Bazen unuttuğum şeyleri hatırlayıp, iyi ki unutmuşum diye sevindiğim oluyor. Bazen de bazı şeyleri unuttuğuma o kadar üzülüyorum ki, sonrasında üzüldüğüme bile üzülemiyorum. Hani insan, üzüldüğü şeyleri hatırladığında ne kadar saçma şeylere üzülmüşüm der ya, aynı Mirkelam gibi üzüldüğüne üzülür falan. Ben haklı bir sebeple üzüldüğüm içindir ki, daha sonra üzülmemi de haklı bulup daha fazla üzülemiyorum. Her neyse… Benim unuttuğuma üzüldüğüm şeyler, genelde uyumadan önce, göz kapaklarımın karanlığında, ansızın uykuya dalacağım ana kadar, ertesi gün bir fırsat bulup bloguma yazmak için düşündüğüm cümleler oluyor. O cümleleri herkesin okumasını, herkesin  düşüncelerimdeki yerini görmesini istiyorum. Kendisini benim gözümde şahsiyet sahibi sanan adamların aslında, Serdar Ortaç’ın deyimiyle, çöpe atılacak poşetten daha değersiz olduklarını görmelerini istiyorum. Bu arada, herkes fikir sahibi olsun diye örnekleri anlaşılır tutuyorum. Sonra vefasız olduğum gibi, kibirli ve boş egolara sahip biriymişim gibi düşünülmek istemiyorum. İnsanların beni, benim istediğim gibi düşünmelerini beklemiyorum tabii ki. Ben düşünüyorum ya hani, biri beni düşünecek olursa, en azından nasıl düşünmemesi gerektiğini bilmesi için söylüyorum. Yoksa insanları atacağım poşete yazık. Eğer dün gece yazmak için düşündüğüm şeyleri unutmamış olsaydım, ne kadar güzel olurdu. “Şimdi ben üzülmeyeyeyim de, kim üzülsün?” diyerek üzülüyorum işte. Anlatabiliyor muyum?

Anlatamıyorum biliyorum. Zaten bunları düşünmekten hasta oldum. Tanım olarak, biri fiziksel ve/veya ruhsal bir sebepten dolayı hayatını sürdürmekte zorluk çekiyorsa, bu kişiye hasta diyoruz ya, kendimi ruhsal anlamda hayatımı normal şartlarda yaşayamadığımı düşündüğüm için hasta olduğumu sanıyorum. Konuyu biraz daha açmak gerekirse, aldığım geri bildirimlere göre (Söylenenler), ben gerçek olmayan olayları gerçekmiş gibi kurgulayıp, bunları kendimce haklı sebeplere dayandırıp, aslında suçsuz olan insanları birer suçluymuş gibi yargılıyormuşum. Elimizdeki verilere bakacak olursak (Söylediğim), suçladığım insanların hiçbiri, kendilerine atfettiğim suçu kabul etmediği ve her biri bu suçları benim kurguladığım şeklinde beyanda bulunmasıyla, kendimi hasta olmakla, yargılamadan zannetmekte bir sakınca bulmuyorum. Bu yüzden, meseleyi ancak bir uzman yardımıyla çözebileceğimi düşünerek, yapmam gerekenin farkına vardım. İnternette ” Viyana Türk Psikiyatrist” diye bir arama yaptım. Çıkan ilk sayfa bağlantısına psikolog veya psikiyatrist ayrımı yapmadan tıkladım. İletişim bilgilerinden edindiğim e-posta adresine durumumu kısaca izah ettim. Malum şahıs, psikolojisi bozuk insanlar yüzünden yoğun olduğunu söyledi ve beni henüz psikolojisi bozuk insanlar yüzünden o kadar da yoğun olmayan bir meslektaşına yönlendirdi. Bu sefer, telefon borcumdan dolayı arama yapamadığım için, Whatsapp uygulaması üzerinden durumumu kısaca izah eden bir mesaj gönderdim. Bir vakit sonra, psikolog olduğu iddiasıyla daha az sayıda psikolojisi bozuk insanlarla meşgul olan kadın, beni aradı. Bana ne gibi bir rahatsızlığım olduğundan şüphelendiğimi sordu. Ben de iç organlarla ilgilenen doktorun farklı, diş ile ilgilenen doktorun farklı olduğunu bilmediğim için, onun ilgilenebileceğini düşündüğüm rahatsızlığımı söyledim. Meğersem benim söylememe göre, benimle kendisi değil, ancak bir psikiyatrist ilgilenebilirmiş. Avusturya devletinin ücretsiz olarak bu tarz hastalarla ilgilenilenebilecek hizmetleri varmış. Fakat Almancamın yetersiz olması durumunda bana tercüme etmesi için yanımda birini daha götürmeliymişim. Psikolog olduğunu iddia eden kadın, psikolog olayının, halk tabiriyle, dişçiye esnaf gözüyle bakılmasını haklı çıkartacak bir tutumla, psikoloji alanının fiziksel rahatsızlıklardan çok farklı bir alan olduğu düşüncesiyle, Hipokrat yemini sadece insanların gerçekten fiziksel rahatsızlıklarıyla ilgilenen doktorları ilgilendiren bir laf safsatası minvalinde, bana ancak saatine 50 euro, beni ona yönlendiren meslektaşı için ise 80 euro ödemem gerektiğini söyledi. Ben de doğal olarak, yeri geldiğinde bir haftayı 50 euroyla geçirdiğimin bilinciyle biraz daha düşüneceğimi söyledim. Halbuki benim öğrenmek istediğim tek şey gerçekten hasta olup, olmadığımdı. Bu tarz rahatsızlıklar için bir muayene, bir teşhis ona göre bir tedavi olmuyor mu? Yoksa, “Beynimin şurasından bir ses geliyor, bak bakalım benim neyim var?” şeklinde esnaf mantığında mı ilerliyor? Kendi psikolojik sorunumu çözmek için gidip bir de psikoloji, pardon tıp okuyacak halim yok ya! Her neyse! Bir şekilde yaşıyoruz.

Şimdi kendimi deliye vurup, cinayet işlemeyi düşünüyorum. Çok hoşuma giderse seriye bağlarım belki. Amerikan filmlerinden, dizilerinden yeterince şey öğrendiğimi düşünüyorum. Mesela, kulak deliği içinden kafi miktarda potasyumu vücuda zerkedebilirim. Hem iğne izi de belli olmaz. Veya iki üç sigarayı bir bardak su içinde bekletip çıkan nikotinli sıvıyı biraz Kahlua biraz Baileys ekleyerek B52 diye birine içirebilirim. Camı un kıvamına gelecek kadar havanda dövüp, birinin çarsafına döküp, gece terle birlikte gözeneklerinden vücuduna girmesini, böylelikle kalp krizi geçirmesini sağlayabilirim. Gerçi bu son seçenekten pek emin değilim. O, Türk filmindeydi sanırım.

 

Not: imlaya cok takılmayın. Nokta bıle olsa yorum bıkramanız yeterlı.

Vefa ve Oğuz

Ben çok vefasız bir adamım. Bunu beni tanıyan herkes bilir. Ona göre severler beni. Çok arayıp sormam mesela. Daha doğrusu işim düşmediği sürece aramam. Kimse bundan dolayı şikayetçi de olmaz. Çünkü beni bilen bilir. Eğer ararsam, neden aramadığımı veyahut arayamadığımı anlatacağımı bilirler. Hatta bazıları aradığıma o kadar mutlu olur ki, benim kendisine işimin düşmesini beklerler. “İşin düşmese de ara olur mu.”, diye tembihlemeyi de laflarının bir köşesine iliştirmeyi kesinlikle unutmazlar. Ben vefasızım ya, en çok onları aramam işim düşmeden. Daha dün yolda tanıştığım adamı sebepsiz ararım ama onları aramam. Vefasız olmanın da bir raconu olduğunu ve ararsam racona ters düşeceği için aramam…

Facebook üzerinde kayıtlı tam 1047 arkadaşım var. 350 küsür arkadaşım instagram üzerinden beni takip ediyor. Bir o kadar da twitterda takip eden var. Güneşin doğudan doğup, batıdan batması kadar fenomenim anlayacağınız. Bir resim paylaştığımda en az 20-30 kişi beğenir. En samimi olduklarım yorum yapar. Ben de yazabildiğime yazarım, yazamadığıma vefasız ayağına yatarım.

 

Çok değişik arkadaşlarım var benim. Birkaçıyla burada, Viyana’da tanıştım. Merkez kütüphaneden 49 tranvayının güzergahı üzerinde uzunca bir cadde var. Caddenin kıvrımına gelmeden sağ tarafta kendi halinde, uzaktan farkedilmeyen, kiminin yakınında olsa dahi farkedemediği, değişik adamların uğrak mekanı Aziziyede toplanırız hep. Ben çok katılmam. Oradan geçerken bir selam verip yoluma devam ederim. Ama ne zaman gitsem çocukların orada olduğunu bilirim. Bizimkiler her zamanki yerlerinde sıra sıra oturmuş, gelene geçene bakarken kendi aralarında şakalaşırlar. Ben hep sonradan sohbete dahil olduğum için başta ana temayı anlamam. Onlar da zaman geçtikçe olaya dahil olacağımı bildikleri için mevzuyu anlatma gereği hissetmezler. Bazen hiç konuşmam, bazen en çok ben konuşurum. Son günlerde hiç konuşmuyorum. Daha doğrusu, bu günlerde herkesle herşey konuşulmuyor. Ben konuşmuyorum. Konuşamıyorum sanırım…

 

Oğuz A. diye bir arkadaşım var. Çok kafa çocuk. Ben konuşmuyorum diye o anlatıyor daha çok. Şimdi ben anlatayım isterseniz Oğuz A. ile nasıl tanıştığımı.

Bir arkadaşımla bir konu hakkında konuşurken, tam ben konuya geleceğim sırada, arkadaşın sol omuzu üzerinden gördüm Oğuz’u. Meğersem o hep ordaymış ve bizi izliyormuş. Bir an göz göze geldik ve senin burada ne işin var gibi baktım ona. O da, seni anlıyorum der gibi cevap verdi bakışlarıyla. Kız, Oğuz ile çok eskiden beridir arkadaşmış. Yani, ben o kızla arkadaş olmadan önce Oğuz ile kız arkadaşmış. Benim o kızla konuşmamdan sonra Oğuz bana anlattı kızın hikayesini. Ben kızın hikayesini öğrendikten sonra daha samimi olamadım kızla. Doğal olarak, kız da samimi olmak istemedi sonrasında. Oğuz’un dediğine göre, kız çok bilge bir kızmış. Kendi kalıbına sığamayan, dişleri dökülmüş, tek gözü takma olan, koyun gibi etrafa bakan, 1,90 boyunda, Albay olmasına rağmen kendisini Amiral sanan bir babası varmış. Uzun süre uzak seferlerde dalgalı bir yaşantı süren babası, malesef tedavisi olmayan bir psikolojik rahatsızlığa kapılmış. Cefakar soylu annesi, çocuklarının geleceği için bütün zorluklara göğüs germiş. Sadece evlatları kendi ekmeklerini kazansınlar, başkasının eline bakmasınlar diye yurtdışına okumaya göndermiş. Kız da sorumluluk sahibi biri olduğu için ailesini üzmemek ve onları gururlandırmak adına ne kadar okul bulduysa okumuş, gerek bedenen, gerek zihnen çalışmış ve eline ekmeğini almayı başarmış. Zaman içerisinde hayat bazı şeyleri getirdiği gibi bazı şeyleri götürmüş. Italyada, hediye kutularının içine odun parçası koyarak turistleri dolandıran bir politikacıyla 10 gün içinde evlenmek zorunda kalmış. Babası damadının politikacı olması gerekçesiyle 10 tane koyunu bile güdemeceğini düşünerek kızı vermemiş. Tüm bu olanlardan sonra zavallı kızcağız da babasıyla aynı kaderi paylaşarak aynı amansız, tedavisi olmayan psikolojik hastalığa kapılmış. Eğer ben konuya gelseymişim, aynı rahatsızlığın bende de nüksetmesi söz konusuymuş. Fakat ben Oğuz ile tanışmam ve sonrasında bu hikayeyi duymamdan dolayı tüm bu sıkıntılardan kurtulmuş oldum. Yani, Oğuz benim hayatımı kurtarmış oldu. O gün bu gündür, Oğuz ile kankayız. Ve ben hala vefasızım….

 

Ayrıca yorumlarınızı bekliyorum sevgili arkadaşlarım. Lütfen boş geçmeyelim. 2 kelime 3 kelime demeyelim, yorumumuzu yapalım. Hadi güzel arkadaşlarım.

Nurettin Atmaca Kimdir?

Malumunuz Türkiye’den uzun zamandır uzak kalarak birçok arkadaşımın önemli günlerinde yanlarında olamadım. O yüzden hayatımı yoluna koymaya başladığım bu günlerde, gerçek dostlarım hakkında yazmak için fırsat arıyordum. Sizlere bu önemli günde Nurettin Atmaca’nın benim için kim olduğu yazmaktan onur duyarım.

10365967_10152425337369890_41881391672444784_n

 

Nurettin Atmaca, benden 1 hafta önce, Dünya Şiddetten Kaçınma Gününde, Mahatma Gandi’den 121 sene sonra aynı gün, yani 2 Ekim 1990 tarihinde Nuray ve Necati çiftinin insanlığa armağanı olarak dünyaya gelmiştir. Gerek zehir gibi zekası, gerek keskin refleksleriyle çevresindekilerin takdirini her zaman kazanmış, inat, kin ve kibir gibi duygulardan yoksun olmasıyla gönüllerde taht kurmayı başarmıştır. İstanbulumuzun güzide semtlerinden biri olan Bayrampaşa’da büyüyen Nuri, bıçkın bir delikanlı olarak F16 pilotu gibi araba kullanmasıyla yurt geneline nam salmıştır. Yeri geldiğinde adam gibi köşesine çekilip depresyonunu yaşaması, yeri geldiğinde Tatar Ramazan’a bağlaması, Nurettin’in dünyaya karşı verdiği doğal tepkilerindendir. Ayrıca Nuri Alço ile isminin dışında tek benzer noktası, viski bardağında elma suyu içmesi olarak bilinir. Kıvanç Tolga, Salih Cem, Haşmet Ozan ve Nuri’den oluşan karede, en kısa boylu ve gözlüklü tek birey olmasıyla Hollywood sinemasının zihinlerde bıraktığı klişelere tepkisini ziyadesiyle göstermiştir.

Şaka bir yana, yaşıtlarımdan kendime örnek aldığım tek kişi, dostum olduğu için kendimi şanslı hissettigim, böyle biri olmak yetmezmiş gibi cümle alemi kıskandıran bir eşe ve evliliğe sahip olan değerli bir insandır kendileri.

Diyeceğim o ki, Doğum günün kutlu olsun Nuri

PS: Gözlerinin yeşilini özledim Reis!

Nurettin Atmaca Resimleri İçin Tıklayın.

Depresyonun Meyveleri

Bir yıllık vur patlasın çal oynasınlı hazırlık döneminin ardından, entrika ve ihtirasla dolu 6 aylık zaman dilimini ve sonrasında 1 senelik derin sessizliği yeni atlatmış bulunuyorum. Ayrıntılarına uzun uzun değineceğim bu periodları, sonraki yazılarıma saklıyorum. Ama şimdi 1 senelik derin sessizlik dönemimin son çeyreğine denk gelen, umarsız duygularımı serzenişteymişcesine yazdığım bir yazımı sizinle paylaşmak istiyorum.

  27.07.2016  23:44      Hütteldorf

Daha az düşünüp, daha çok iş yapmaya çalıştığım günleri yaşıyorum. Mesela bugün vize başvurum için neden uzun zamandır vize işlerimi ihmal ettiğim ile ilgili bir açıklama mektubu yazdım. Bu hareket, geleceğe yönelik aldığım kararlar adına önemli bir adımdı. Aslında bunu çok uzun zaman önce yapmam gerekirdi. Fakat hala sonucuna ulaşamadığım düşüncelerim yüzünden bunu sürekli erteliyordum. Sanırım, uzun bir süre Viyanada yaşama kararı aldım. Genelde kararlarımı alırken bunların bilincinde olurum. Ama bu sefer öyle olmadı. Bu karar, benim irademin dışında hayata geçmek için kendi iradesini kullandı. Ben, farkında olmadan Viyanada yaşamayı seçtim. Artık Viyanada yaşıyorum hem de geçen son 2 senemi Viyanada yaşamamışım gibi.

Bu şehir lanetli. Bu şehrin sokaklarındaki süslü binalarının altında çarpık yaşantıların yaşandığı düzgün kaldırım taşları var. Geleceğini bilmeyen insanlara tranvayın kaç dakika sonra geleceğini söyleyen tabelalar, her seferinde tam zamanında gelen trenlerin içinde bir dediği diğerini tutmayan insanlar var. İnsanlık nutukları atıp, insanları görmeye tahammül edemeyen insanlar, ağızları ve boyunları bağlı olarak gezmek zorunda kalan köpekler, metal dikenlerden konacak yer bulamayan güvencinler, boyunları eğik dilenenler, başları dik zenginler, götleri açık güzeller, beyinleri kapalı dindarlar, bir arada yaşamaktan mutlu olduklarına inanarak yaşıyorlar. Artık ben de bu şehirde yaşıyorum. Ben de, bu lanet olası şehirde yaşıyorum.

Bu hafta tüm belgelerimi hazırlayıp vize işlemlerimi halledicem.

Özür dilerim yamuk yumuk İstanbul sokakları….

 

Arada bir evlilik meselesi var ki, dillere destan. Merak etmeyin gençler! 😉 Yavaş yavaş, ince ince, güzel güzel yazıcam ki, tadı çıksın.

Bu arada, dünkü yazımda bahsettiğim sınavımı bugün verdim.

Ayık olun ulannnn!!!!!

Yazıyorrr Yazıyorrrr!!!!!

Yazıyorum Arkadaşlar!!

Anılarımı, biriktirdiklerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, tanıdıklarımı ve tanımaya çalıştıklarımı bu sayfada yazıyorum. Aklıma ne gelirse utanmadan, sıkılmadan, düşünmeden, korkmadan Allah ne verdiyse yazıyorum. Hatta yeri geldiğinde çaktırmadan ordan burdan yazıyorum. Yazamayanlara, anlamayanlara, mal mal sırıtanlara ve yarın sınavım olması gibi tüm saçma salak aptallıklara rağmen yazıyorum.

 

Sizin için ne yapmanız gerektiğini de yazıyorum.

Takip edin, paylaşın, yorum yapın, dedikodu yapın, beğenin, sağda solda anlatın, ona buna gösterin ama kendi kendinize YAZMAYIN sakın!

 

İlk yazı için bugünlük bu kadar. Bana uzun uzun yazdırmayın.

 

Şimdi dağılın ulannn!!